Bismarck'ın Hayatı ve Alman Birliği
Otto von Bismarck denince yalnızca bir devlet adamı hatırlanmaz; 19. yüzyıl Avrupa’sının güç dengelerini yeniden kuran, Prusya’yı Alman dünyasının merkezine taşıyan ve sonunda Alman Birliğinin siyasal temelini atan bir isim de hatırlanır. Onun hayatı, bir diplomatın soğukkanlı hesaplarıyla bir dönemin sert gerçeklerinin nasıl birleşebileceğini gösterir. Bismarck, romantik nutuklarla değil; fırsat kollayan diplomasi, kontrollü savaş ve iç siyasette keskin manevralarla yükseldi. Alman birliği de işte bu yüzden, yalnızca ulusal duyguların değil, aynı zamanda Prusya’nın askeri gücü ve Bismarck’ın siyaset tarzının ürünüdür.
Asil bir taşra ailesinden Prusya siyasetinin merkezine
Otto Eduard Leopold von Bismarck, 1 Nisan 1815’te Brandenburg bölgesindeki Schönhausen’de doğdu. Ailesi eski bir Junker ailesiydi; yani Prusya’nın kırsal soyluları arasında yer alıyorlardı. Bu çevre, onun siyasal düşüncesini derinden etkiledi. Prusya’nın toprak sahibi aristokrasisine özgü disiplin, devlet otoritesi ve monarşiye bağlılık, Bismarck’ın hayatı boyunca taşıdığı temel eğilimler oldu.
Gençliğinde hukuk eğitimi aldı, çeşitli idari görevlerde bulundu; fakat sıradan bir bürokrat olarak kalmadı. Onu farklı kılan, sadece keskin zekâsı değil, insanları ve çıkarları çıplak haliyle okuyabilmesiydi. 1840’lar ve 1848 Devrimleri, Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi Prusya’da da düzeni sarstığında Bismarck, devrimci havaya sert biçimde karşı çıktı. İlk bakışta bu tutum onun muhafazakâr karakterinin bir yansıması gibi görünür; fakat daha önemli olan, kitle hareketlerinin gücünü ve tehlikesini orada görmüş olmasıdır. Sonraki yıllarda izleyeceği siyaset, bu gözlemle şekillenecekti.
1847’de Birleşik Kurumlar Meclisinde ortaya çıkışı, onu daha geniş siyasal çevrelere taşıdı. Prusya ile rakipleri arasındaki mücadelede sert, fakat gerçeklikten kopmayan bir çizgi izledi. Bismarck’ın erken dönemi, onun yalnızca muhafazakâr bir aristokrat olmadığını da gösterir: Gerekli gördüğünde yöntem değiştirebilen, ama hedefinden sapmayan bir siyasetçiydi. Bu özellik, Alman birliğine giden yolda belirleyici olacaktı.
Diplomat Bismarck: Avrupa dengelerini okuyabilen bir siyasetçi
Bismarck’ın asıl yükselişi, Prusya’nın yurt dışındaki temsil görevleriyle başladı. 1851’de Frankfurt’ta Alman Konfederasyonu nezdinde Prusya temsilciliğine getirildi. Burada, Alman dünyasının tek bir çatı altında kolayca birleşmeyeceğini yakından gördü. Avusturya’nın Alman siyaseti üzerindeki etkisini, küçük Alman devletlerinin çekingenliğini ve Prusya’nın elindeki sınırlı ama potansiyeli yüksek gücü bu yıllarda tarttı.
Sonra St. Petersburg ve Paris gibi merkezlerde görev aldı. Bu görevler ona yalnızca diplomatik çevreleri değil, büyük güçlerin birbirine nasıl baktığını da öğretti. Avrupa siyasetinde hiçbir şey tek başına veya yalnızca idealist ilkelerle ilerlemiyordu; çıkarlar, korkular ve fırsatlar belirleyiciydi. Bismarck, ileride uygulayacağı politikada bu gerçeği ustaca kullanacaktı.
1862’de Prusya Kralı I. Wilhelm, onu başbakan ve dışişleri bakanı olarak göreve çağırdığında, Prusya ordusunun yeniden düzenlenmesi konusunda ciddi bir anayasal bunalım yaşanıyordu. Bismarck’ın ünlü “kan ve demir” sözü de tam bu döneme aittir. Bu ifade çoğu zaman kaba bir militarizmin simgesi gibi anılır; oysa Bismarck’ın kastı, Alman birliğinin yalnızca konuşmalarla değil, güç dengeleri ve gerçek siyasetin sert araçlarıyla kurulacağıydı. Yine de bu söz, onun siyasal yürüyüşünün özünü açık eder: romantik milliyetçilik değil, devlet aklı.
Alman birliğinin öncesi: Ortak duygu, parçalı siyaset
Alman birliği fikri, Bismarck’tan çok önce doğmuştu. Napolyon Savaşları sonrasında Almanca konuşan topluluklar arasında ortak bir siyasal çatı arayışı güçlenmişti. Ancak mesele sadece kültürel yakınlık değildi. Alman toprakları, yüzlerce prenslik, krallık ve serbest şehir arasında bölünmüştü. Avusturya ile Prusya arasındaki rekabet, bu parçalanmış yapının üstünde sürekli bir gölge gibi duruyordu.
1848’de Frankfurt Parlamentosu bir Alman ulus devleti kurmayı denedi ama başaramadı. Bunun nedeni yalnızca fikir ayrılıkları değildi; parlamentonun elinde gerçek bir askerî güç yoktu ve büyük hükümdarlar kendi otoritelerini kolayca devretmeye yanaşmadı. Bismarck burada önemli bir ders çıkardı: Ulusal birlik, ancak güçlü bir devlet aygıtının yönlendireceği bir süreç olabilirdi. Halkın coşkusunu küçümsemiyor, ama onu tek başına yeterli saymıyordu.
Prusya’nın avantajı sanıldığı kadar ideolojik değildi; askeri teşkilatı, demiryolu ağı, ekonomik kapasitesi ve bürokratik düzeni onu öne çıkarıyordu. Zollverein, yani Gümrük Birliği, ekonomik alanda Alman devletleri arasında giderek daha sıkı bir bağ kurmuştu. Fakat birliğin siyasal hale gelmesi için, önce Prusya’nın rakibi Avusturya’nın Alman meselelerinden dışarı itilmesi gerekiyordu. Bismarck’ın büyük hedefi tam da buydu.
“Kan ve demir” ve üç savaşın yolu
Bismarck, Alman birliğini tek bir büyük savaşla değil, birbiriyle bağlantılı üç çatışmayla kurdu. Bu strateji, onun siyasetteki en belirgin özelliğini gösterir: aceleci değil, adım adım ilerleyen bir hesap.
Danimarka Savaşı ve ilk hamle
1864’te Danimarka Savaşı patladı. Schleswig ve Holstein dükalıklarının statüsü üzerindeki anlaşmazlık, Bismarck’ın elinde Prusya ile Avusturya arasında geçici bir işbirliği zemini oluşturdu. Burada amaç sadece toprak kazanmak değildi; daha önemlisi, Almanya meselelerinde kimin etkili olacağını göstermekti. Savaşın sonunda dükalıklar Prusya ve Avusturya arasında paylaşıldı, fakat bu paylaşım uzun süreli bir uzlaşma değil, yeni bir çekişmenin habercisiydi.
Avusturya-Prusya Savaşı ve Alman siyasetinde kırılma
1866’da patlayan Avusturya-Prusya Savaşı, Alman tarihindeki en kritik dönemeçlerden biridir. Bismarck, diplomatik hazırlıkla Avusturya’yı yalnızlaştırdı; İtalya ile anlaşma yaparak güneyde bir cephe açılmasını sağladı ve büyük güçlerin çoğunu tarafsız tuttu. Savaşın sonucu, Prusya’nın kesin üstünlüğü oldu. Königgrätz / Sadowa Muharebesi, Avusturya’nın Alman işlerine müdahalesini sona erdirdi.
Burada Bismarck’ın karakteri yine belirginleşti. Zafer sarhoşluğuna kapılıp Avusturya’yı ezmek yerine, onu gelecekte düşman olmaktan çıkaracak kadar yumuşak bir barış istedi. Bu tavır, onun siyasal dehasının en çok tartışılan yönlerinden biridir. Kimileri bunu uzun vadeli bir öngörü olarak görür; kimileri ise Prusya’nın Avrupa’da yalnız kalmaması için zorunlu bir tercih sayar. Her iki durumda da sonuç açıktır: Avusturya dışarı itildi, Prusya ise Alman siyasal merkezine daha da yaklaştı.
Savaşın ardından Kuzey Alman Konfederasyonu kuruldu. Kuzeydeki Alman devletleri Prusya önderliğinde yeni bir yapı içine girdi. Bu, Alman birliğinin tamamı değildi; ama artık geri dönülmesi zor bir yola girilmişti.
Fransa ile savaş ve birliğin tamamlanması
1870’te gelen Fransa-Prusya Savaşı, Bismarck’ın birleştirici stratejisinin son ayağı oldu. Fransa İmparatoru III. Napolyon, Prusya’nın yükselişinden rahatsızdı. Bismarck ise Ems Telgrafı diye bilinen diplomatik krizi ustaca kullanarak Fransa’yı savaşa sürükleyen bir ortam oluşturdu. Buradaki ayrıntı, onun yalnızca askerî değil, iletişim ve algı yönetimi konusunda da ne kadar dikkatli davrandığını gösterir.
Fransa ile savaş başladığında güney Alman devletleri de Prusya’nın yanında saf tuttu. Çünkü Fransız tehdidi, Alman dünyasında ortak kimlik duygusunu güçlendirmişti. 1871’de Versailles Sarayında I. Wilhelm “Alman İmparatoru” ilan edildi. Böylece Alman birliği tamamlandı. Ama bu birlik, halk hareketinin saf bir zaferi değil; Prusya monarşisinin, ordunun ve Bismarck diplomasisinin ürünüydü.
Birliğin ardından Bismarck: Zaferin ardından gelen denge
Birlik kurulunca Bismarck’ın işi bitmedi; tersine, en zor kısmı yeni başlıyordu. Çünkü birleşen Almanya’nın iç düzeni kadar Avrupa’daki yeri de belirlenmeliydi. Bismarck, İmparatorluk şansölyesi olarak önceliği devrimci hareketleri değil, düzeni korumaya verdi. Katolik çevrelerle yaşanan Kulturkampf, işçi hareketlerine karşı geliştirilen baskı politikaları ve sosyal sigorta uygulamalarının başlatılması, onun çelişkili ama son derece pratik siyaset anlayışını yansıtır.
Özellikle sosyal sigorta alanındaki adımlar dikkat çekicidir. Bismarck, işçi sınıfını yalnızca bastırmak istemedi; devletle bağını da güçlendirmek istedi. sağlık sigortası, iş kazası sigortası ve yaşlılık sigortası gibi düzenlemeler, modern sosyal devletin erken örnekleri arasında sayılır. Fakat bunlar idealist bir toplumsal reformdan çok, siyasal istikrarı korumaya yönelik hesaplı adımlardı.
Dış politikada ise Bismarck, birleşmiş Almanya’nın Avrupa’yı ürkütmesini önlemeye çalıştı. Çünkü Fransa’nın yenilgisi, yeni imparatorluğu güçlü kılmış olsa da onu aynı zamanda tehdit algısının ortasına yerleştirmişti. Bu nedenle ittifaklar kurarak Almanya’yı mümkün olduğunca güvenli bir konumda tutmaya uğraştı. 1888’de II. Wilhelm tahta çıktığında, saray ile şansölye arasındaki gerilim arttı. Sonunda Bismarck 1890’da görevden alındı.
Bismarck’ın mirası: Birliği kuran ama kolayca taklit edilemeyen bir siyaset
Bismarck’ın mirasını tek bir kelimeyle anlatmak zor. Onu yalnızca “Alman birliğinin kurucusu” diye tanımlamak eksik kalır; çünkü o, birliği kurarken seçtiği yöntemlerle modern siyaset anlayışını da tartışmalı bir biçimde şekillendirdi. Bir yandan ulusal devleti güçlendirdi, diğer yandan bunun yolunun savaş, baskı ve diplomatik manevralardan geçtiğini gösterdi. Bu yüzden bazı tarihçiler onu yüksek bir devlet aklının temsilcisi sayarken, bazıları da Avrupa’da güç siyasetinin sertleşmesine katkıda bulunduğunu vurgular.
Şu açık ki Bismarck, Alman tarihindeki sıradan bir başbakan değildi. O, Prusya’nın çıkarlarını genel Alman siyasal birliğiyle birleştirmeyi başaran, bunu yaparken de duygudan çok hesapla hareket eden bir aktördü. Alman birliği, onun elinde bir idealler projesi olmaktan ziyade, somut fırsatları iyi okunan bir devlet inşasına dönüştü. Bu nedenle Bismarck’ın hayatı, yalnızca bir adamın biyografisi değil; 19. yüzyıl Avrupa’sında ulus-devletin nasıl kurulduğunu anlatan canlı bir örnektir.
Bugün Bismarck’ı hatırlarken, onun bıraktığı mirasın iki yüzünü birlikte görmek gerekir. Bir tarafta Alman İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan siyasal ustalık vardır; öte tarafta ise bu birliğin askeri güç ve kontrollü çatışmalar üzerinden inşa edilmiş olması. Tam da bu yüzden Bismarck, tarih sahnesinde hem hayranlık hem de ihtiyatla anılan isimlerden biri olmaya devam eder.