Otto von Bismarck'ın Diplomasi Başarıları
Otto von Bismarck denince çoğu kişinin aklına önce savaşlar, demir iradesi ve Alman birliğinin kuruluşu gelir. Oysa onun asıl ustalığı, çoğu zaman gürültülü cephelerin biraz gerisinde işleyen diplomasi masasında ortaya çıktı. Prusya ve ardından Almanya için güç dengelerini kendi lehine çevirmeyi bilen Bismarck, silah kadar baskın bir başka araç daha kullandı: zamanı, fırsatı ve rakiplerinin korkularını doğru okumak. Onun diplomasisi, yalnızca antlaşmalar imzalamaktan ibaret değildi; karşısındaki devletleri birbirinden ayırmak, savaşı gerektiği yerde sınırlamak ve kazanılanı koruyacak bir siyasal düzen kurmak anlamına geliyordu.
Prusya’ya uzanan yol: Bismarck’ın diplomasi anlayışının temeli
Otto von Bismarck 1815’te doğduğunda Avrupa, Napolyon Savaşları sonrasında kurulan düzeni yeniden oturtmaya çalışıyordu. Viyana Kongresi ile çizilen çerçeve, kıtada devrimler ve milliyetçilik dalgalarıyla sık sık sarsıldı. Bismarck, işte bu dünyada yetişti. Gençliğinde hukuk eğitimi aldı, taşra soyluluğunun alışkanlıklarını taşıdı; ama onu asıl biçimlendiren şey, devlet işlerinde duygudan çok çıkarın belirleyici olduğunu erken yaşta kavramasıydı.
Diplomasiye bakışı romantik değildi. Ulusların birbirine iyi niyetle değil, genellikle hesapla yaklaştığını düşünüyordu. Fakat onu sıradan bir güç siyasetçisi olmaktan ayıran nokta, bu gerçeği kaba kuvvet yerine sabırlı manevralarla kullanabilmesiydi. Diplomasideki başarısı da tam burada başladı: düşmanı tek bir cephede toplamak yerine, onu yalnız bırakacak ortamı hazırlamak.
Bu yaklaşımın ilk büyük sınavı Prusya Başbakanı olduktan sonra geldi. Bismarck, Avusturya ile Alman dünyasının liderliği için rekabete girerken, işi yalnızca orduların karşılaşmasına bırakmadı. Önce Avrupa’nın büyük güçlerinin tarafsızlığını sağlamak, sonra da çatışmanın hangi sınırlar içinde kalacağını belirlemek istedi. Hazırladığı diplomatik zemin, askeri zafer kadar etkiliydi.
Alman birliğine giden yolda ustalık: savaş kadar ittifak da
Bismarck’ın diplomatik başarılarının en bilinen yönü, Alman birliğini adım adım inşa ederken uyguladığı dikkatli stratejidir. O, Almanya’yı bir idealler manzumesi olarak değil, Prusya önderliğinde kurulacak bir güç dengesi olarak gördü. Bu yüzden önce Danimarka ile 1864’te yaşanan Schleswig ve Holstein meselesinde Avusturya ile birlikte hareket etti. Görünürde ortaklık vardı; gerçekte ise bu, gelecekteki asıl hesaplaşmaya hazırlık niteliği taşıyordu. Bismarck, geçici bir işbirliğini kalıcı bir çatışmanın basamağına dönüştürdü.
Asıl sıçrama 1866 Avusturya-Prusya Savaşı sonrasında geldi. Bismarck burada önemli bir diplomatik tercih yaptı: Avusturya’yı tamamen ezip parçalamadı. Savaşı kazandığı hâlde, düşmanını aşağılayacak ve yeni bir intikam savaşını besleyecek bir barış dayatmamaya özen gösterdi. Prag Barışı ile Avusturya, Alman siyaseti dışına itildi; fakat Avrupa dengesi bozulacak ölçüde sert bir cezalandırma yapılmadı. Bu, Bismarck’ın en önemli diplomatik meziyetlerinden biriydi. Bir zaferin zehirlenmesini değil, siyasal olarak verimli kalmasını istiyordu.
Bu noktada kurulan Kuzey Alman Konfederasyonu, onun diplomasisinin sadece savaş sonrası değil, savaş öncesi ve savaş arası aşamalarda da nasıl işlediğini gösterir. Bismarck, Alman devletlerini birleştirirken açık zorlamayı, hukuki düzenlemeler ve siyasal uzlaşmalarla birleştirdi. Güney Alman devletlerinin tamamen uzak tutulmaması da önemliydi; çünkü gelecekte Fransız tehdidi karşısında bu devletlerin desteği şart olacaktı.
Fransa ile hesaplaşma ve dış politikanın büyük sınavı
Bismarck’ın diplomatik dehası en çok Fransa ile yaşanan gerilimde görünür hâle geldi. III. Napolyon yönetimindeki Fransa, Prusya’nın güçlenmesini endişeyle izliyordu. Bismarck ise Fransa’yı yalnızlaştırmak için fırsat kolladı. 1870 Fransız-Alman Savaşı’na giden süreçte ünlü Ems Telgrafı olayı, onun diplomatik dildeki maharetini açıkça ortaya koyar. Telgrafın düzenlenmiş ve sertleştirilmiş hâli, Fransız kamuoyunda aşağılanma hissi yaratırken, Prusya’da da kararlılığı güçlendirdi. Sonuçta savaş patladı; fakat bu savaş, Bismarck açısından yalnızca askeri değil, diplomatik bir sonuç da doğurdu: Güney Alman devletleri Prusya yanında yer aldı ve Alman İmparatorluğu’nun ilanı mümkün oldu.
Şubat 1871’de Versailles’da imparatorluğun ilan edilmesi, dışarıdan bakıldığında askeri bir zaferin taçlanması gibi görünür. Oysa bu sonucun arkasında, yıllara yayılan bir diplomatik hazırlık vardı. Bismarck, Fransa’yı savaşın sorumlusu gibi göstererek Alman birliğini daha geniş bir meşruiyet zemini üzerine oturttu. Böylece yeni kurulan Almanya, yalnızca Prusya’nın kılıcıyla değil, Avrupa diplomasisinin uygun konjonktürüyle doğmuş oldu.
İmparatorluğun kurucusu ama savaşın sürdürürüsü değil
Bismarck, 1871’den sonra artık yalnızca bir birleştirici değil, aynı zamanda kurulan düzeni korumakla yükümlü bir devlet adamıydı. Bu aşamada diplomasisinin yönü değişti. Artık hedef yeni topraklar kazanmak değildi; hedef, Almanya’nın çevresinde düşman koalisyonların oluşmasını engellemekti. Çünkü Bismarck çok iyi biliyordu ki yeni kurulmuş bir imparatorluk, çevresindeki büyük güçlerin kuşatmasıyla karşılaşırsa ayakta kalması zorlaşır.
Bu yüzden İttifaklar Sistemi olarak bilinen karmaşık bir diplomatik ağ kurdu. Avusturya-Macaristan ile ilişkileri düzene soktu; Rusya ile bağları koparmamaya çalıştı; İtalya ile de Fransız etkisini sınırlayabilecek bağlantılar geliştirdi. 1873’teki Üç İmparatorlar Birliği, onun uzlaştırıcı ama çıkarcı diplomasisinin güzel bir örneği sayılır. Almanya, Avusturya-Macaristan ve Rusya arasında kurulan bu gevşek yakınlaşma, farklı hedefleri olan üç büyük monarşiyi aynı masada tutma çabasıydı.
Elbette bu birliklerin hiçbirisi kusursuz ve kalıcı değildi. Özellikle Balkanlar üzerindeki çıkar çatışmaları, Avusturya ile Rusya arasında gerginlik yaratıyordu. Bismarck bunu biliyor, bu yüzden kendini “dürüst arabulucu” gibi sunarak rekabetleri tamamen kopuşa dönüştürmemeye çalışıyordu. Bu ifade, onun gerçekten tarafsız olduğu anlamına gelmez; daha çok, Almanya’nın herhangi bir savaşta tek başına kalmaması için denge kurduğunu gösterir.
Fransa’yı yalnız bırakma siyaseti
Bismarck’ın dış politikasının belki de en sürekli hedefi, Fransa’nın izolasyonu idi. 1871’de kaybedilen Alsace-Lorraine nedeniyle Fransız kamuoyunda intikam duygusu yüksekti. Bismarck bu duygunun zamanla bir koalisyona dönüşmesinden çekiniyordu. Bu nedenle Fransa’nın Rusya, Avusturya-Macaristan ya da İtalya ile sağlam bir ittifak kurmasını önlemek büyük önem taşıyordu.
Burada onun diplomasisi son derece sabırlı bir karakter gösterir. Tek bir büyük hamle yerine çok sayıda küçük güvence, uyarı ve denge manevrası kullanırdı. Bir hükümdarı rahatlatırken diğerini ürkütmemeye çalışır, bir anlaşmayı imzalarken ötekinin kapısını tamamen kapatmazdı. Fakat bu yöntem hassastı; kişisel ilişkiler, saray dengeleri ve hükümdarların değişen şüpheleri üzerine kuruluydu. Bismarck yaşadığı sürece sistem büyük ölçüde işlemiş göründü.
Bu dönemdeki en önemli başarılarından biri, 1878 Berlin Kongresi’ndeki rolüdür. Rus-Türk Savaşı sonrasında ortaya çıkan Balkan krizi, büyük güçleri karşı karşıya getirmişti. Bismarck kendisini “dürüst arabulucu” diye tanımladı; gerçi bu tarafsızlığın ne kadar sahici olduğu tartışılabilir. Yine de kongreyi toplayıp büyük bir Avrupa savaşını o anda engellemesi, onun diplomatik marifetinin önemli bir örneğidir. Burada amaç sadece barışı sağlamak değil, Almanya’nın doğrudan taraf olmadığı bir krizi yönetilebilir sınırlar içinde tutmaktı.
Sistemin gücü ve kırılganlığı
Bismarck’ın diplomasi başarısı, yalnızca kazandığı anlaşmalardan değil, kurduğu sistemin uzun süre çalışabilmesinden anlaşılır. 1871 sonrasında Avrupa’yı bir savaşlar zincirinden uzak tutan şeylerden biri, gerçekten de onun dikkatli denge siyasetiydi. Ne var ki bu sistem, Bismarck’ın şahsına fazlasıyla bağımlıydı. O ayrıntıları biliyor, hükümdarları tanıyor, rakiplerin kırmızı çizgilerini sezgisel olarak okuyordu. Yerine aynı sabrı ve aynı esnekliği taşıyan biri geçmediğinde düzenin sarsılması kaçınılmazdı.
1880’lerde Almanya içinde sosyal meseleler ve siyasal tartışmalar yoğunlaşırken, Kaiser II. Wilhelm ile Bismarck arasındaki görüş ayrılıkları da derinleşti. 1890 yılında görevden alınması, yalnızca bir devlet adamının düşüşü değil, bir diplomasi tarzının da sonu oldu. Onun ardından Almanya’nın dış siyasetinde daha sert, daha öngörüsüz ve daha az sabırlı eğilimler güç kazandı. Bu durum, Bismarck’ın diplomatik sisteminin kişisel maharetle ne kadar iç içe olduğunu gösterir.
Değerlendirme: Bismarck neden etkiliydi?
Bismarck’ın diplomasi başarısını tek bir cümleyle açıklamak gerekse, belki de şöyle denebilir: O, savaşı yalnızca kazanmaya değil, kazanılanı kaybetmemeye çalışan bir siyasetçiydi. Rakiplerini ezip geçmek yerine birbirinden ayırmayı, düşmanlığı açık savaşa dönüşmeden yönetmeyi ve güç dengesini Almanya lehine çevirmeyi başardı. En parlak yanı, ideolojik nutuklar yerine soğukkanlı hesaplara dayanmasıydı.
Yine de onun diplomasisini romantikleştirmek doğru olmaz. Bu, barışsever bir idealizm değil; sert, çıkar temelli ve zaman zaman oldukça fırsatçı bir devlet aklıydı. Fakat tam da bu nedenle etkili oldu. Otto von Bismarck, Yakın Çağ Avrupa’sında diplomasinin yalnızca nezaket ve temsil işi olmadığını, devletlerin kaderini belirleyebilen bir güç aracı olduğunu gösteren en önemli isimlerden biridir. Onun mirası, hâlâ hem başarıları hem de sınırlarıyla birlikte okunur. Çünkü Bismarck’ın kurduğu düzen, ne kadar parlak görünürse görünsün, bir kişinin sezgisine ve kontrolüne fazla yaslanmıştı. Bu da diplomasinin en eski derslerinden birini hatırlatır: Usta bir kurucu, sistemi kurar; fakat sistem, kurucusuz kaldığında başka bir hikâyeye dönüşebilir.