Oliver Cromwell'in Hayatı ve İngiliz Devrimi
Oliver Cromwell, İngiliz İç Savaşı denince akla gelen en tartışmalı ama aynı zamanda en belirleyici isimlerden biridir. Onu yalnızca I. Charles’ı deviren askerî lider ya da İngiltere, İskoçya ve İrlanda üzerinde söz sahibi olmuş bir yönetici olarak görmek eksik kalır. Cromwell’in hikâyesi, bir taşra soylusunun vicdani dertlerle başlayan siyasal yolculuğunun, sonunda monarşiyi sarsan bir devrimin merkezine yerleşmesidir. Onun hayatı, Yeni Çağ İngilteresi’nde din, siyaset ve iktidarın birbirine dolandığı o keskin döneme bakmak için iyi bir penceredir.
Taşra soyluluğundan siyasetin eşiğine
Oliver Cromwell, 1599 yılında Huntingdon’da doğdu. Ailesi, büyük servet sahibi olmasa da yerel ölçekte saygın bir gentry ailesiydi. Cromwell’in gençliği hakkında bildiklerimiz sınırlıdır; fakat Cambridge’de kısa bir süre öğrenim gördüğü, ardından hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’e devam ettiği bilinir. Bu ilk dönem, onu bir saray adamı ya da parlak bir teorisyen olarak değil, taşra dünyasının pratik aklıyla yetişmiş bir İngiliz olarak karşımıza çıkarır.
Onun siyasal yükselişi, aniden parlayan bir yıldızın hikâyesine benzemez. Uzun süre yerel işlerle, çiftlikle, aileyle ve dini arayışlarla meşgul oldu. Kaynaklar, Cromwell’in derin bir Puritan inancı taşıdığını gösterir; fakat bu inanç, gösterişli bir dindarlıktan çok, kişisel disiplin ve ahlaki sorumluluk üzerinde yükseliyordu. İngiltere’de I. James ve ardından I. Charles dönemlerinde krallığın Anglikan düzeni ile daha katı Protestan talepler arasındaki gerilim büyürken, Cromwell gibi insanlar için din yalnızca ibadet meselesi değildi; siyasal düzenin de kalbinde duran bir sorundu.
İngiliz Devrimi’nin patladığı zemin
İngiliz Devrimi denince genellikle İngiliz İç Savaşı, kralın yargılanması ve Cromwell dönemi birlikte düşünülür. Asıl çatlak, I. Charles’ın parlamentoyla sürekli gerilim yaşamasıyla derinleşti. Kralın mali kaynaklara duyduğu ihtiyaç, vergi toplama biçimleri, dinî baskılar ve mutlak otorite eğilimi, parlamentoda ciddi bir hoşnutsuzluk yarattı. İngiliz siyasal düzeni henüz modern anlamda bir anayasal sisteme dönüşmemişti; ama krallığın sınırları üzerine sert bir tartışma yürüyordu.
1642’de savaş patlak verdiğinde taraflar yalnızca kralcılar ve parlamentocular değildi; karşı karşıya gelen şey, iktidarın kaynağına dair iki farklı anlayıştı. Cromwell başlangıçta büyük bir askerî figür değildi. Fakat kısa süre içinde savaş alanında disiplinli birliklerin önemini kavradı. Özellikle süvari birliklerini düzenleme konusundaki becerisi, onun hızla öne çıkmasını sağladı. Ona göre savaş, rastlantıya değil, eğitime, ahlaki ciddiyete ve sıkı düzene dayanmalıydı.
Yeni Model Ordu ve Cromwell’in yükselişi
Cromwell’in adını kalıcı biçimde tarihe yazan şey, Yeni Model Ordu ile kurduğu ilişkidir. 1645’te oluşturulan bu ordu, parlamentonun savaş gücünü yeniden düzenleme çabasının ürünüdür. Askerî liyakat, geleneksel aristokrat ayrıcalıklardan daha önemli hale gelmeye başladı. Cromwell’in komuta ettiği süvari birliği, özellikle Naseby Savaşı’nda belirleyici oldu. Bu zafer, kralcı cepheyi ciddi biçimde sarstı ve savaşın gidişatını parlamentocular lehine çevirdi.
Burada Cromwell’in kişiliği kadar metodunun da payı vardı. Savaşın yalnızca cesaretle kazanılmadığını, askerî düzen ve manevi kararlılıkla sürdürülmesi gerektiğini düşünüyordu. Fakat bu katı disiplin, onu romantik bir kahraman yapmaz. Cromwell için savaş alanı, Tanrı’nın takdirini arayan bir siyasetin uzantısıydı. Bu yüzden bazı çağdaşları onu dindar bir kurtarıcı, bazıları ise acımasız bir güç adamı olarak gördü. İki yargı da bütünüyle haksız sayılmaz.
Kralın yargılanması ve monarşinin çöküşü
İç savaşın kazanılması, krallık sorununu otomatik olarak çözmedi. Aksine, I. Charles’ın ne yapılacağı meselesi daha büyük bir krizi doğurdu. Parlamentonun bir kısmı uzlaşma ararken, ordu içinde kralın yeniden güvenilir bir ortak olmayacağına inananlar vardı. Camyla değil, siyasal hesapla ilerleyen bu süreçte Cromwell giderek sertleşen kanadın içinde yer aldı.
1648 olayları, artık dönüşü zorlaştırdı. Kralın ikinci kez çatışmayı körüklemesi, birçok parlamenter için sabrın sonu demekti. Sonunda I. Charles yargılandı ve 1649’da idam edildi. Bu, İngiliz siyasal geleneği açısından çok ağır bir adımdı. Bir kralın hukuk önüne çıkarılması, yalnızca bir hükümdarın sonu değil, monarşik meşruiyetin sorgulanması anlamına geliyordu. Cromwell bu kararın doğrudan mimarı mıydı, yoksa olayların hızına kapılan belirleyici aktörlerden biri mi? Tarihçiler bu konuda ayrıntılarda farklı tonlar kullanır; fakat onun kralın ortadan kaldırılmasına giden siyasette merkezi bir rol oynadığı açıktır.
Commonwealth’in başındaki adam
Kralın idamından sonra İngiltere’de Commonwealth adı verilen cumhuriyetçi bir düzen kuruldu. Teoride yönetim parlamentoya dayanıyordu; pratikte ise ordu ve Cromwell’in ağırlığı belirleyiciydi. Yerleşik kurumlar büyük bir sarsıntı içindeydi. 1649 ile 1653 arasındaki dönem, hem siyasal idealizmin hem de derin güvensizliğin iç içe geçtiği bir ara evreydi.
Cromwell bu yıllarda yalnızca bir asker değil, aynı zamanda düzen kurmaya çalışan bir siyasetçi olarak öne çıktı. Ancak parlamentolarla askerî otorite arasındaki gerilim dinmedi. Cromwell, kendi gözünde ülkede istikrarı sağlayacak bir otoriteye ihtiyaç olduğuna inanıyordu. Bunun sonucu olarak Rump Parliament dağılınca 1653’te kendisini Lord Protector ilan edilen yeni düzenin başında buldu. Bu unvan, kral unvanı değildi; fakat yetkileri genişti ve fiilen bir tek adam yönetimini andırıyordu.
Protektörlük: Cumhuriyet ile otorite arasında
Protektörlük, Cromwell’in en çok tartışılan dönemidir. Bir yandan krallığı geri getirmemiş, parlamenter yönetimi tamamen yok etmemişti. Öte yandan ordu desteğine dayanan güçlü bir merkezî otorite kurmuştu. Bu ikili yapı, onun siyasi zihniyetinin de özünü gösterir: Cromwell ne eski monarşik düzenin sadık bir koruyucusuydu ne de modern anlamda özgürlükçü bir cumhuriyetçi. Onun önceliği, Tanrı’nın düzenine uygun gördüğü bir kamusal istikrar sağlamaktı.
Bu dönemde dinî hoşgörü meselesi dikkat çekicidir. Cromwell, Katolikliğe karşı sert bir tavır almış olsa da Protestan mezhepler arasında görece daha geniş bir alan açtı. Özellikle farklı Protestan grupların bir arada yaşamasına zaman zaman izin vermesi, dönemin standartları içinde önemli sayılabilir. Fakat bu hoşgörü sınırları olan bir hoşgörüydü; siyasî düzeni tehdit eden ya da onu dinî açıdan yanlış bulduğu gruplara karşı sabırlı değildi. Dolayısıyla Cromwell’i modern liberal çoğulculuğun öncüsü gibi göstermek doğru olmaz.
İç politikada ise sorunlar bitmedi. Vergiler, ordu masrafları ve yönetimin meşruiyeti sürekli tartışma konusu oldu. Cromwell’in sertliği, bazı çevrelerde güven uyandırırken başkalarında bıkkınlık yarattı. O, düzen sağlamak için otorite kullandıkça, kurduğu sistemin kalıcı bir uzlaşma üretmediği de anlaşılıyordu. İngiltere siyasi olarak eski rejime dönmemişti, ama yeni rejim de tam anlamıyla yerleşmemişti.
İrlanda ve İskoçya seferleri: Zaferin ağır bedeli
Cromwell’in adı, İngiltere dışındaki adalarda da derin izler bıraktı. İrlanda ve İskoçya seferleri, onun askerî başarısının yanında en sert eleştirilerin de kaynağıdır. 1649’da İrlanda’ya yaptığı sefer sırasında özellikle Drogheda ve Wexford’da yaşananlar, yüzyıllar boyunca unutulmadı. Cromwell’in komutasındaki kuvvetlerin sertliği, çağdaşlarının bir kısmınca askerî disiplinin parçası olarak savunuldu; ama sonuçta büyük bir yıkım ve kolektif hafıza yarası bıraktı.
İskoçya cephesinde de Cromwell, II. Charles’ın destekçileriyle mücadele etti. 1650 ve 1651 yıllarındaki askerî başarılar, İngiltere’nin kuzeyinde yeni düzenin kabulünü hızlandırdı. Yine de bu zaferler, birleşik bir siyasal sükûnet üretmekten uzaktı. Cromwell’in askeri mirası, bir tarafta birlik ve merkezîleşme, diğer tarafta zor kullanımı ve derin acılarla birlikte anılır.
Ölümü, mirası ve tartışmalı hatırası
Oliver Cromwell, 1658 yılında öldü. Ardında karanlıkla aydınlığın kolay ayrıştırılamadığı bir miras bıraktı. Oğlu Richard Cromwell kısa süreliğine yönetimi devraldıysa da otoriteyi sürdüremedi. 1660’ta Restorasyon ile monarşi geri döndüğünde, Cromwell dönemi sona ermiş görünüyordu. Fakat aslında onun açtığı siyasal tartışma kapanmamıştı. Krallığın yeniden kurulması, mutlak monarşinin sorgulanmasını ortadan kaldırmadı; tam tersine, sonraki İngiliz siyasetinde parlamentonun ağırlığı giderek daha belirgin hale geldi.
Cromwell’in ölümü sonrasında bedeninin bile simgesel bir cezaya uğraması, onun ne kadar kutuplaştırıcı bir figür olduğunun göstergesidir. Restorasyon sonrası yetkililer, onu yalnızca siyasi bir rakip değil, meşru düzene saldırmış biri olarak hatırlamak istedi. Buna karşılık bazı Protestan çevrelerde Cromwell uzun süre bir tür savunucu gibi görüldü. Bugün tarihçiler onu ne yalnızca özgürlük savaşçısı ne de sıradan bir zorba olarak okuyor; daha çok, güçlü inançları ve sert yöntemleriyle 17. yüzyıl İngiltere’sinin krizlerini kendi karakterinde toplayan bir siyasal aktör olarak değerlendiriyor.
İngiliz Devrimi içinde Cromwell’in yeri
İngiliz Devriminin temel sorusu, iktidarın kime ait olduğuydu: krala mı, parlamentoya mı, yoksa Tanrı adına konuştuğunu düşünen daha dar bir siyasi-askerî kadroya mı? Cromwell bu sorunun tam ortasında durdu. O, mevcut düzeni yıkmaya başladı; fakat yeni düzeni kurarken de özgürlükçü bir istikrar yerine disiplinli bir otoriteye yaslandı. Bu yüzden onun mirası her zaman ikili okunur. Bir tarafta kralın mutlak gücüne karşı bir darbe, öte tarafta cumhuriyet fikrinin askerî baskı altında biçimlenmiş hali vardır.
Oliver Cromwell’in hayatı, İngiliz tarihindeki büyük kırılmaların kişisel bir karakterde nasıl cisimleşebileceğini gösterir. İnanç, ihtiras, siyasal hesap ve askerî yetenek; hepsi onda bir araya geldi. Onu anlamak için ne yalnızca kahramanlık anlatısına ne de yalnızca suç listesine sığınmak gerekir. Cromwell, 17. yüzyıl İngiltere’sinde düzen arayışının ne kadar sert, ne kadar iç karartıcı ve bir o kadar da dönüştürücü olabileceğini hatırlatan bir figürdür.